"... Gözden, bakmaktan gelen yaratıcılığın , sevincin en saf tarifi bu. Sokak serserilerinde en çok sevdiğim şey budur. Hızlı ve iyi bakmasını bilirler. Hayatları buna bağlı. Tehli,kede olmayan insanlar çok gevşektirler. Duyuları küfleniyor. Bütün hayatları pas içinde. İçinde dolaşmayı sevdiğim şüpheli, kaçak dünyalarda bakışın keskinliği, ışıması, parlaması var. Le Petit Robert' de Balzac' tan alınmış şu cümleyi hatırlıyorum: "Kadın mı erkek mi belli olmayanların şüpheli dünyası." Hem ses olarak hem de kafada canlandırdıklarıyla muhteşem bir cümle, Almadovar' ın yorulmadan incelediği dünya işte bu. Bana bakışı, siyahla beyazın hiçbir zaman gri olmaması, birbirleriyle flört ederek titremesi gerektiğini bilen , tesadüfü yok eden bir dil darbesiyle şaşıran bir bakış....."
yer-leşme, yersizlik sokak,mahalle,semt,şehir ve oralardaki yakın-uzak insanlar.absürd röportajlar,hızlı oluşan fotoğraf sergileri vs vs
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7.08.2010
30.11.2009
ne yiyorsak oyuz*
High Palains'te bir yerlerde bir mezbahadayım. Burası ülkenin en büyük mezbahalarından biri. Her gün yaklaşık beş bin baş sığır tek sıra halinde buraya giriyor ve şekil değiştirmiş olarak buradan çıkıyor.
Yukarıdan geçen asma bir yük arabasından sarkan sığır parçaları bir grup adama doğru ilerliyor. Adamların bir elinde büyük bir bıçak, öbür elinde çelik bir kanca var. Kancalarla eti yakalayıp bıçaklarıyla girişiyorlar. Garip sesler çıkararak var güçleriyle ete darbeler indirmeye başladıklarında ortamın havası aniden değişiyor, bir ilkellik hissi hakim oluyor. Makineler artık birşey ifade etmiyor; gözlerimin önünde olanların binlerce yıldır olagelmiş şeylerden farkı yok: etler, kancalar, bıçaklar ve daha fazla et kesmek için çabalayan adamlar.
Bir işçi elindeki elektrikli testereyle sanki kereste kesermiş gibi bir sığırı ikiye bölüyor, sonra bu yarım sığırlar yanımdan kayarak soğutucuya giriyor.
Bir adamın elini sığırların içine soktuğunu, çıplak elleriyle onların böbreklerini çıkardığını, sonra bu böbrekleri metal bir oluğa attığını görüyorum; her yeni hayvanda, sürekli aynı şeyi tekrarlıyor. Bir paslanmaz çelik rafın üstü dille dolu. Whizzard' lar kesilmiş kafalardan et sıyırıyor, onları neredeyse Georgia O' Keeffe ' nin tablolarındaki beyaz kafataslarına benzer hale getiriyor. Bilek seviyesinde olan ve altımızdaki devasa tekneye akan kanın içinde yürüyoruz. Hattın başına yaklaşırken canlı hayvanlara verilen şokun sesini duymaya başlıyorum. Düzenli bir pop, pop, pop sesi.
"Bıçakçı" adı verilen bir işçi, sekiz buçuk saat boyunca bir kan ırmağının ortasında dikiliyor. Her tarafı kandan sırılsıklam olmuş halde yaklaşık on saniyede bir bir dananın şah damarını kesmekten başka hiçbirşey yapmıyor.
Bir adam dönüyor ve bana gülümsüyor. Güvenlik gözlüğü ve kask takıyor. Yüzünün her tarafını beyin parçacıkları ve kan kaplamış. Ona "devirici" diyorlar, sığırları binada ilk olarak o karşılıyor. Sığırlar dar bir kanalın içinde yürüyor ve kapalı giriş kapısı tarafından bloke edilerek onun önünde duruyorlar, devirici bir sersemleticiyle kafalarına ateş ediyor. Sersemletici dediğim uzun bir hortumla tavana bağlanmış bir hava tabancası. Sığırları bayıltan çelik bir ok fırlatıyor. Hayvanlar biraz sonra başlarına ne gelceğinden habersiz yukarı doğru yürümeye devam ediyorlar; devirici onların tepesinden dikiliyor ve ateş ediyor. Sekiz buçuk saat boyunca hayvanlara ateş etmekten başka birşey yapmıyor. Benim orada olduğum süre içerisinde birkaç defa ıskaladı ve aynı hayvana iki kere ateş etti. Bir dana düşer düşmez bir işçi arka ayaklarından birini yakalıyor, bir zincire bağlıyor ve zincir devasa hayvanı havaya kaldırıyor.
Birkaç dakikalığına deviricinin hayvanları devirmesini seyrediyorum. Güçlü ve heybetli hayvanlar bir saniyede gidiveriyorlar, bir raydan aşağı sarkıtılmış, kesilmeye hazır hale geliyorlar. Bir dana zincirinden kayıyor, yere düşüyor ve kafasını taşıyıcı bandın bir ucuna kaptırıyor, üretim hattı duruyor. İşçiler sersemlemiş ama canlı danayı makinadan kurtarmak için uğraşıyorlar. Artık göreceğimi gördüm.
* metis ajanda 2009 hayvanlar ve insanlar
"Eric Schlosser Hamburger Cumhuriyeti: Amerikan Fastfood Kültürünün Karanlık Yüzü"
Yukarıdan geçen asma bir yük arabasından sarkan sığır parçaları bir grup adama doğru ilerliyor. Adamların bir elinde büyük bir bıçak, öbür elinde çelik bir kanca var. Kancalarla eti yakalayıp bıçaklarıyla girişiyorlar. Garip sesler çıkararak var güçleriyle ete darbeler indirmeye başladıklarında ortamın havası aniden değişiyor, bir ilkellik hissi hakim oluyor. Makineler artık birşey ifade etmiyor; gözlerimin önünde olanların binlerce yıldır olagelmiş şeylerden farkı yok: etler, kancalar, bıçaklar ve daha fazla et kesmek için çabalayan adamlar.
Bir işçi elindeki elektrikli testereyle sanki kereste kesermiş gibi bir sığırı ikiye bölüyor, sonra bu yarım sığırlar yanımdan kayarak soğutucuya giriyor.
Bir adamın elini sığırların içine soktuğunu, çıplak elleriyle onların böbreklerini çıkardığını, sonra bu böbrekleri metal bir oluğa attığını görüyorum; her yeni hayvanda, sürekli aynı şeyi tekrarlıyor. Bir paslanmaz çelik rafın üstü dille dolu. Whizzard' lar kesilmiş kafalardan et sıyırıyor, onları neredeyse Georgia O' Keeffe ' nin tablolarındaki beyaz kafataslarına benzer hale getiriyor. Bilek seviyesinde olan ve altımızdaki devasa tekneye akan kanın içinde yürüyoruz. Hattın başına yaklaşırken canlı hayvanlara verilen şokun sesini duymaya başlıyorum. Düzenli bir pop, pop, pop sesi.
"Bıçakçı" adı verilen bir işçi, sekiz buçuk saat boyunca bir kan ırmağının ortasında dikiliyor. Her tarafı kandan sırılsıklam olmuş halde yaklaşık on saniyede bir bir dananın şah damarını kesmekten başka hiçbirşey yapmıyor.
Bir adam dönüyor ve bana gülümsüyor. Güvenlik gözlüğü ve kask takıyor. Yüzünün her tarafını beyin parçacıkları ve kan kaplamış. Ona "devirici" diyorlar, sığırları binada ilk olarak o karşılıyor. Sığırlar dar bir kanalın içinde yürüyor ve kapalı giriş kapısı tarafından bloke edilerek onun önünde duruyorlar, devirici bir sersemleticiyle kafalarına ateş ediyor. Sersemletici dediğim uzun bir hortumla tavana bağlanmış bir hava tabancası. Sığırları bayıltan çelik bir ok fırlatıyor. Hayvanlar biraz sonra başlarına ne gelceğinden habersiz yukarı doğru yürümeye devam ediyorlar; devirici onların tepesinden dikiliyor ve ateş ediyor. Sekiz buçuk saat boyunca hayvanlara ateş etmekten başka birşey yapmıyor. Benim orada olduğum süre içerisinde birkaç defa ıskaladı ve aynı hayvana iki kere ateş etti. Bir dana düşer düşmez bir işçi arka ayaklarından birini yakalıyor, bir zincire bağlıyor ve zincir devasa hayvanı havaya kaldırıyor.
Birkaç dakikalığına deviricinin hayvanları devirmesini seyrediyorum. Güçlü ve heybetli hayvanlar bir saniyede gidiveriyorlar, bir raydan aşağı sarkıtılmış, kesilmeye hazır hale geliyorlar. Bir dana zincirinden kayıyor, yere düşüyor ve kafasını taşıyıcı bandın bir ucuna kaptırıyor, üretim hattı duruyor. İşçiler sersemlemiş ama canlı danayı makinadan kurtarmak için uğraşıyorlar. Artık göreceğimi gördüm.
* metis ajanda 2009 hayvanlar ve insanlar
"Eric Schlosser Hamburger Cumhuriyeti: Amerikan Fastfood Kültürünün Karanlık Yüzü"
9.08.2009
"korku ve titreme"
Tanrı İbrahim'e dedi ki; git ve bana bir evlat kurban et !
İbrahim cevap verdi: "Aman Tanrım ! Bana büyük bir yük yüklüyorsun !" *
* Bon Dylan, Highway 61
İman et
İtaat et
Merhamet et ey adem oğlu !
İbrahim cevap verdi: "Aman Tanrım ! Bana büyük bir yük yüklüyorsun !" *
* Bon Dylan, Highway 61
İman et
İtaat et
Merhamet et ey adem oğlu !
29.06.2009
"hayatın kaynağı"
Bir kitap okudum.Özellikle ailem olmak üzere birçok kişiye anlatmak istediğim şeyleri dolambaçsız söylüyordu: Ayn Rand, The Fountainhead...
Ondan 3 alıntı yapmak istiyorum:
"Bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir.Başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. Onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da, hep onların dışındadır. Bir başka kişi için varolmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. İnsanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir. "
"Dereceler ve yetenekler değişebilir ama ana ilke herzaman aynıdır. Kişinin bağımsızlığının, insiyatifinin ve işine duyduğu kişisel sevginin derecesi, onun bir çalışan olarak istidadını ve işinin değerini saptar. Bağımsızlıkinsani sevapların ve insanlık değerlerinin tek ölçüsüdür. İnsanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil.KİŞİSEL GURURUN YERİNİ ALABİLECEK HİÇ BİRŞEY YOKTUR. BAĞIMSIZLIKTAN BAŞKA DA BİR KİŞİSEL GURUR STANDARDI YOKTUR. "
"Kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. Ama kişi tek başına...hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. Soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. Bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir. "
Ondan 3 alıntı yapmak istiyorum:
"Bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir.Başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. Onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da, hep onların dışındadır. Bir başka kişi için varolmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. İnsanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir. "
"Dereceler ve yetenekler değişebilir ama ana ilke herzaman aynıdır. Kişinin bağımsızlığının, insiyatifinin ve işine duyduğu kişisel sevginin derecesi, onun bir çalışan olarak istidadını ve işinin değerini saptar. Bağımsızlıkinsani sevapların ve insanlık değerlerinin tek ölçüsüdür. İnsanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil.KİŞİSEL GURURUN YERİNİ ALABİLECEK HİÇ BİRŞEY YOKTUR. BAĞIMSIZLIKTAN BAŞKA DA BİR KİŞİSEL GURUR STANDARDI YOKTUR. "
"Kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. Ama kişi tek başına...hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. Soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. Bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir. "
12.06.2009
DİYARBAKIR CEZAEVİNDEKİ ÇOCUKLARIN SÖZLERİ
Çocukların TTB'ne anlatımları yürek burktu
Türk Tabipler Birliği'nin (TTB) Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan çocuklara ilişkin hazırladığı raporda, çocukların anlatımlarına da yer verildi. Gözaltı süreci ve cezaevinde gördükleri işkenceyi, hakareti anlatan çocukların kimi aylardır niçin cezaevinde tutulduğunu bile bilmiyor .TTB'nin Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan çocuklara ilişkin hazırladığı raporda, çocukların hem tutuklanma hem de gözaltı süreçlerine ilişkin anlatımlarına yer verildi. Çocukların isimlerinin verilmeden anlatımlarına yer verildiği raporda, yürek burkan ifadeler şöyle:
Binaya sığındım. Yunus polisleri 'teslim ol' dediler. Silah kabzası ile kafama vurdular. Kafama dikiş attılar. Mahkemeye kanlı elbiselerimle çıktım...'. '...Gözaltına alınırken emniyette gözlerimi elleriyle sıkıca kapattılar. Tekme yumrukla dövdüler. İki gün savcıya çıkmadan önce doktora çıkarttılar.
Bir gün gözaltı. Sonra terörle mücadeleye oradan çocuk şubeye. Çocuk şubede de bir polis vardı. Geldiği zaman vuruyor. Adı Tahir. Ayı gibiydi. Dizi ile vuruyordu. Eliyle de karın boşluğuma doğru. Diğer çocuklara da, bana da yaptı.
Beş gün gözaltında kaldım. İşyerinden alındım. Özel bir arabaya bindirdiler. Sonra 'Transite' geçirdiler. Transite girmeden ellerim arkadan kelepçeliydi. Yerden toprak alıp ağzıma doldurdular. Elini çektiği sırada tükürdüm. Kalaslarla dövdüler. ...Karakoluna götürdüler. Hakaret. Tehdit. Küfür. Ağza alınmayacak şeyler. Biri içeri girip baban kalp krizi geçirmiş dedi. Psikolojik baskı.
Arka kapıdan karşılandık. Saç yolma, duvara vurma, kalas, beyzbol sopasına benzeyen coplarla on- on beş defa dövüldüm. Daha çok sırtıma, ayaklarıma, baldırıma sopayla. Cinsel organıma elleriyle. Kafayı masaya vurma...Tatbikat için savcı geldi. 'Şikayetin var mı' sorusuna, 'Var' deyince 'Savcı bunları ben yaparsam beni de döverler' dedi. Savcının yanında melek oldular. Sağ gözüm morarmış vücudumda morlukla olmuştu...'
... On dört on beş aydan beri tutukluyum. Sınır ötesi operasyonlara dur olaylarının olduğu gün yoldan alındım. Dokuz kardeşim var. İnşaatlarda çalışırdım. Altı yedi defa mahkemeye çıktım. Ceza durumu olsun, atılı suçu olsun bilmiyorum. Avukat gelmiyor. Daha ne kadar süre kalacağım bilmiyorum. Görünüşe bakılırsa daha uzun süre kalacağız...
...Polisler o yaptı, bu yaptı ayrımı yapmadı. Kimi yakalarsa topladı. Arkadan boğazımı, elimi tuttu attı yere. Dövmeye başladı. diğer sivillerle beraber arabaya getirince copla, kafa mafa demeden dayak attı. Arabadan emniyet şubesine getirilene kadar biri sivil, diğerleri üniformalılar benle beraber üç kişiyi daha dövdüler. TEM şubesinde yine dayak başladı. Bir bayanın saçlarından çekiyorlardı. Akşam çocuk şubesine çıktık. Anlattık yaptıklarını...
...TEM'de bir bayan vardı. Beyaz önlüklüydü. Hemşire miydi, doktor muydu? Bilmiyorum. Bir şeyler yazıyordu kağıda. İlk geldiğimizde koridorun başında olan odada dayak atılıyordu. Sonra koridora çıkartmışlardı. Sonra tekrar o dayak atıldığımız odaya alındık. Sadece bir masa sandalye. Bir grup oturma sandalyesi. Beyaz önlüklü kadın 'Nereniz ağrıyor?' diye sordu. Sağ ayağıma basamıyordum. Leğen kemiğim üzerinde şişlik vardı. Bir şeyler yazdı. 'Nerden başlayayım' dedim. 'Bir yerden başla' dedi. Gösterdim. O sırada kafam şişmişti. Başım ağrıyordu. Üzerimi çıkarttırmamıştı. Bir şeyler yazdı...
...Dayak yediğimi doktora anlattım. Başım şişmiş ağrıyordu. Sırtımda kırmızılık olmuş. Polis beni dövdü dedim. Polis melektir dedi...
...15 Şubat'tan beri okula gidemiyorum. 7. sınıftayım. Sabah okula giderim. Çantayı bırakırım işe giderim. Kardeşim de. Geçim kötüdür. Malzeme taşırız. Akşam altıda eve döneriz kardeşimle. O gün pazardı. Dükkan kapalıydı. Eve döndük. Grubun içinde kaldık. Hiç mahkemeye çıkmadım. Şuan ailemi düşünüyorum. Benden başka büyük yok. Onlar parasız kaldılar. Babam serbesttir. İki kardeş kazandığımızı anneme veririz. Ayda yirmi- yirmi beş lirayı ihtiyacıma alırım. Babam ne iş bulursa gider. Sağlık Ocağında muayene oldum. Her şeyi sordu. Muayene etti. Cezaevinde muayene etmediler. Arama yaptılar sadece...
...bir yıldır cezaevindeyim. Okuma yazma bilmiyorum. Yeni başladım öğrenmeye.
...Seviyorum okumayı. Okuyunca günlük sorunları daha kolay çözüyorum. Konuşmam bile daha düzgün oldu. Sabah akşam düzenli kitap okuyorum.
...cezaevine girmeden önce üniversiteye hazırlanıyordum. Burada ÖSS'ye hazırlanmak için kitaplarımı ailemden istedim. Ailem kitapları cezaevine getirdiklerini belirttiler ancak kapıdaki görevliler getirilen kitapları cezaevine almamışlar.
...diş dolgusuna ihtiyacım var. On, on beş defa müracaat ettim. Sevk edilmiyor. Diş hekimi sadece diş çekebiliyor.
...İlk günler daha sık başım ağrıyordu. Şimdi bir iki haftada bir başım ağrıyor. Burada hiç görmediğim rüyalar görüyorum...
...Yemeklerin miktarı az geliyor. Bazıları yenilmiyor. Haftada üç dört kez kabak geliyor. Revire çıkmak için bir aydır dilekçe veriyorum. Psikiyatri ilaçlarımı almam lazım. Doktora çıkamıyorum.
...Benim astımım var, beni hastaneye göndermiyorlar. Bazen çarpıntım oluyor, kalbim duracak gibi öleceğimi sanıyorum. Bir de Doktor bana panik atak hastası olduğumu söyledi. Nefes darlığı olunca da beni acilen hastaneye götürmüyorlar, sadece ilaçlarımı kullanmamı istiyorlar.'
...Beni doktora götürmüyorlar. Darp yoktur. Polis kendi eliyle dolduruyor. Doktor kaşe ve imza atıyor. Vücuduma bakmıyordu. Girdiğim gibi boşu boşuna gidiyorum. Kameralara görünsün, laf olsun diye. Çocuk Şube'de kendini 'İstihbarattayım' diyen korkunç dev gibi adamlar geldiler. Terörle Mücadeleye gece on iki de götürdüler. Sürekli dayak dayak. Külot atlet mevcut üstümde. Soğuk su döktüler. Ufacık bir yerde. Annem adliyeye gelmiş. Hatırlamıyorum benimle konuştuklarını. Yürüyemediğim için sürüklüyorlardı. Çocuk Şubeye getirdiler. Nöbetçi polis 'Ayıptır. Yaşı küçüktür. Oğlumun yaşındadır' dedi. 'Kes sesini. Seni işten atarım. Onlar terörist' dedi. Küfür konusunda edebiyatları çok gelişmiş. Dinsel, cinsel anlamlı küfürler. Bayan polisler de ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Diyarbakır Devlet Hastanesi'ne getirdiler. Polis Merkezi ve Acil kısmı var. Polis merkezinde oturttular. 'Burada Allah yok peygamber de izinde' dediler.
...Doktor 'Darp var mı? İzi var mı?' diye sordu. Ben de 'halimden belli değil mi?' dedim. Polis hemen belindeki silahı gösterdi bana. Sustum.'
...iki aydır cezaevindeyim. Polisleri televizyonda bile gördüğümde kötü oluyorum. Yapılan küfürleri tekrarlayamam. İnsanın bünyesi kaldırmaz.'
...En büyük hayalim özgür olmak. Dışarıdaki herkes de özgür değildir. Çıkıp özgürlüğümü almak istiyorum.
DİHA
soz bitti...
http://www.savaskarsitlari.org
Türk Tabipler Birliği'nin (TTB) Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan çocuklara ilişkin hazırladığı raporda, çocukların anlatımlarına da yer verildi. Gözaltı süreci ve cezaevinde gördükleri işkenceyi, hakareti anlatan çocukların kimi aylardır niçin cezaevinde tutulduğunu bile bilmiyor .TTB'nin Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan çocuklara ilişkin hazırladığı raporda, çocukların hem tutuklanma hem de gözaltı süreçlerine ilişkin anlatımlarına yer verildi. Çocukların isimlerinin verilmeden anlatımlarına yer verildiği raporda, yürek burkan ifadeler şöyle:
Binaya sığındım. Yunus polisleri 'teslim ol' dediler. Silah kabzası ile kafama vurdular. Kafama dikiş attılar. Mahkemeye kanlı elbiselerimle çıktım...'. '...Gözaltına alınırken emniyette gözlerimi elleriyle sıkıca kapattılar. Tekme yumrukla dövdüler. İki gün savcıya çıkmadan önce doktora çıkarttılar.
Bir gün gözaltı. Sonra terörle mücadeleye oradan çocuk şubeye. Çocuk şubede de bir polis vardı. Geldiği zaman vuruyor. Adı Tahir. Ayı gibiydi. Dizi ile vuruyordu. Eliyle de karın boşluğuma doğru. Diğer çocuklara da, bana da yaptı.
Beş gün gözaltında kaldım. İşyerinden alındım. Özel bir arabaya bindirdiler. Sonra 'Transite' geçirdiler. Transite girmeden ellerim arkadan kelepçeliydi. Yerden toprak alıp ağzıma doldurdular. Elini çektiği sırada tükürdüm. Kalaslarla dövdüler. ...Karakoluna götürdüler. Hakaret. Tehdit. Küfür. Ağza alınmayacak şeyler. Biri içeri girip baban kalp krizi geçirmiş dedi. Psikolojik baskı.
Arka kapıdan karşılandık. Saç yolma, duvara vurma, kalas, beyzbol sopasına benzeyen coplarla on- on beş defa dövüldüm. Daha çok sırtıma, ayaklarıma, baldırıma sopayla. Cinsel organıma elleriyle. Kafayı masaya vurma...Tatbikat için savcı geldi. 'Şikayetin var mı' sorusuna, 'Var' deyince 'Savcı bunları ben yaparsam beni de döverler' dedi. Savcının yanında melek oldular. Sağ gözüm morarmış vücudumda morlukla olmuştu...'
... On dört on beş aydan beri tutukluyum. Sınır ötesi operasyonlara dur olaylarının olduğu gün yoldan alındım. Dokuz kardeşim var. İnşaatlarda çalışırdım. Altı yedi defa mahkemeye çıktım. Ceza durumu olsun, atılı suçu olsun bilmiyorum. Avukat gelmiyor. Daha ne kadar süre kalacağım bilmiyorum. Görünüşe bakılırsa daha uzun süre kalacağız...
...Polisler o yaptı, bu yaptı ayrımı yapmadı. Kimi yakalarsa topladı. Arkadan boğazımı, elimi tuttu attı yere. Dövmeye başladı. diğer sivillerle beraber arabaya getirince copla, kafa mafa demeden dayak attı. Arabadan emniyet şubesine getirilene kadar biri sivil, diğerleri üniformalılar benle beraber üç kişiyi daha dövdüler. TEM şubesinde yine dayak başladı. Bir bayanın saçlarından çekiyorlardı. Akşam çocuk şubesine çıktık. Anlattık yaptıklarını...
...TEM'de bir bayan vardı. Beyaz önlüklüydü. Hemşire miydi, doktor muydu? Bilmiyorum. Bir şeyler yazıyordu kağıda. İlk geldiğimizde koridorun başında olan odada dayak atılıyordu. Sonra koridora çıkartmışlardı. Sonra tekrar o dayak atıldığımız odaya alındık. Sadece bir masa sandalye. Bir grup oturma sandalyesi. Beyaz önlüklü kadın 'Nereniz ağrıyor?' diye sordu. Sağ ayağıma basamıyordum. Leğen kemiğim üzerinde şişlik vardı. Bir şeyler yazdı. 'Nerden başlayayım' dedim. 'Bir yerden başla' dedi. Gösterdim. O sırada kafam şişmişti. Başım ağrıyordu. Üzerimi çıkarttırmamıştı. Bir şeyler yazdı...
...Dayak yediğimi doktora anlattım. Başım şişmiş ağrıyordu. Sırtımda kırmızılık olmuş. Polis beni dövdü dedim. Polis melektir dedi...
...15 Şubat'tan beri okula gidemiyorum. 7. sınıftayım. Sabah okula giderim. Çantayı bırakırım işe giderim. Kardeşim de. Geçim kötüdür. Malzeme taşırız. Akşam altıda eve döneriz kardeşimle. O gün pazardı. Dükkan kapalıydı. Eve döndük. Grubun içinde kaldık. Hiç mahkemeye çıkmadım. Şuan ailemi düşünüyorum. Benden başka büyük yok. Onlar parasız kaldılar. Babam serbesttir. İki kardeş kazandığımızı anneme veririz. Ayda yirmi- yirmi beş lirayı ihtiyacıma alırım. Babam ne iş bulursa gider. Sağlık Ocağında muayene oldum. Her şeyi sordu. Muayene etti. Cezaevinde muayene etmediler. Arama yaptılar sadece...
...bir yıldır cezaevindeyim. Okuma yazma bilmiyorum. Yeni başladım öğrenmeye.
...Seviyorum okumayı. Okuyunca günlük sorunları daha kolay çözüyorum. Konuşmam bile daha düzgün oldu. Sabah akşam düzenli kitap okuyorum.
...cezaevine girmeden önce üniversiteye hazırlanıyordum. Burada ÖSS'ye hazırlanmak için kitaplarımı ailemden istedim. Ailem kitapları cezaevine getirdiklerini belirttiler ancak kapıdaki görevliler getirilen kitapları cezaevine almamışlar.
...diş dolgusuna ihtiyacım var. On, on beş defa müracaat ettim. Sevk edilmiyor. Diş hekimi sadece diş çekebiliyor.
...İlk günler daha sık başım ağrıyordu. Şimdi bir iki haftada bir başım ağrıyor. Burada hiç görmediğim rüyalar görüyorum...
...Yemeklerin miktarı az geliyor. Bazıları yenilmiyor. Haftada üç dört kez kabak geliyor. Revire çıkmak için bir aydır dilekçe veriyorum. Psikiyatri ilaçlarımı almam lazım. Doktora çıkamıyorum.
...Benim astımım var, beni hastaneye göndermiyorlar. Bazen çarpıntım oluyor, kalbim duracak gibi öleceğimi sanıyorum. Bir de Doktor bana panik atak hastası olduğumu söyledi. Nefes darlığı olunca da beni acilen hastaneye götürmüyorlar, sadece ilaçlarımı kullanmamı istiyorlar.'
...Beni doktora götürmüyorlar. Darp yoktur. Polis kendi eliyle dolduruyor. Doktor kaşe ve imza atıyor. Vücuduma bakmıyordu. Girdiğim gibi boşu boşuna gidiyorum. Kameralara görünsün, laf olsun diye. Çocuk Şube'de kendini 'İstihbarattayım' diyen korkunç dev gibi adamlar geldiler. Terörle Mücadeleye gece on iki de götürdüler. Sürekli dayak dayak. Külot atlet mevcut üstümde. Soğuk su döktüler. Ufacık bir yerde. Annem adliyeye gelmiş. Hatırlamıyorum benimle konuştuklarını. Yürüyemediğim için sürüklüyorlardı. Çocuk Şubeye getirdiler. Nöbetçi polis 'Ayıptır. Yaşı küçüktür. Oğlumun yaşındadır' dedi. 'Kes sesini. Seni işten atarım. Onlar terörist' dedi. Küfür konusunda edebiyatları çok gelişmiş. Dinsel, cinsel anlamlı küfürler. Bayan polisler de ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Diyarbakır Devlet Hastanesi'ne getirdiler. Polis Merkezi ve Acil kısmı var. Polis merkezinde oturttular. 'Burada Allah yok peygamber de izinde' dediler.
...Doktor 'Darp var mı? İzi var mı?' diye sordu. Ben de 'halimden belli değil mi?' dedim. Polis hemen belindeki silahı gösterdi bana. Sustum.'
...iki aydır cezaevindeyim. Polisleri televizyonda bile gördüğümde kötü oluyorum. Yapılan küfürleri tekrarlayamam. İnsanın bünyesi kaldırmaz.'
...En büyük hayalim özgür olmak. Dışarıdaki herkes de özgür değildir. Çıkıp özgürlüğümü almak istiyorum.
DİHA
soz bitti...
http://www.savaskarsitlari.org
4.05.2009
karanlığı ve içindeki ışığı
"...bu kadar yıldız varolmasına rağmen,kainat hala karanlık. insan yaratıldığından bu yana da bu yıldızlar kadar , belki daha da çok söz söylendi. ama sözün ışığı hakikatin karanlığını aydınlatmaya yetmeyecek çünkü hakikat söze dökülmez. " (1)
(1) : hüseyin albayrak - sükut-u harf-dharma yay.2007
(1) : hüseyin albayrak - sükut-u harf-dharma yay.2007
sylvia plath
"...sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için, dünyanın kendisi kötü bir düş gibidir..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)